Hepimiz bir yerlerdeyiz. Ve birbirimizden uzakta, inlerimizde kalmaya mahkûmuz. Mütemadiyen unuturuz, unutuluruz. Belki kırk yılda bir yollarımız kesişir unutulmaya terk edilmiş “gom”larımızın gölgesinde eski zamanlara ait bir şarkıyı dinlerken.
Şirazesi kopmuş tespih gibiyiz. Bulanık çamurlu “lêmişt”larda başlayan yolculuğumuz, bir kış gününde yakıtı tezek ve kömürden oluşan kocaman kahverengi sobaların etrafında verilen kısa bir moladan sonra kaldığı yerden devam etmiştir aslında. Orada ve yapayalnız…
Ne mi yaptık o molada. Beş taş oynadık. Gülüştük, ağlaştık. Yani çocukluğumuzu yaşadık yeniden. Büyük bir aile gibiydik. Sonra ayrılıklara yazılır olduk. Büyüyorduk. Bedenlerimiz değişiyordu. Ve “hayatımızı kurtarmak” zorundaydık. İçten içe dayatılıyordu. Doksanlı yılların karanlığında annelerimizin babalarımızın sık sık kullandığı bir deyimdi hayatlarımızı kurtarmak. Gerçi önümüzde tehlikede olan, acele kurtarılması gereken bir hayat göremiyorduk ama büyüklerimize güveniyorduk. Onlar her şeyin en iyisini, en doğrusunu bilirdi.
Her yola çıktığımızda aklımıza sobanın etrafında oynadığımız oyunlar gelirdi. Hiç yoktan şehirler buluyorduk, insan ve hayvan isimleri uyduruyorduk. Ve bundan acayip keyif alıyorduk. Şimdi ise şarkılara sığınır olduk. Şırnak’ta bir bodrum katında bekler bulduk kendimizi, kendimizle birlikte hayatın sonunu, yani ölümü. Yanılmış mıydık? Oyunlardan çıkamamış mıydık?
Sonra Paris kaldırımlarını aşındırır olduk. Bordeaux’nun en ipe sapa gelmez varoşlarında hayat felsefemizi yazmaya başladık bir elimizde mala, yani ekmek. İnşaat işçiliği. Unutmamıştık o uzun kış gecelerini, çamurlu bulanık lêmiştları ve oyunları. Ne güzeldi. Hep özlenen. Hiç yoktan kahırlanmak tesadüf olmazsa gerek.
Bir şey gelip boğazımıza takılırdı. Yutkunurduk, yutkunurduk; gitmezdi. Gözlerimiz dolardı. Annemizi özlerdik. Ve Ayşe Şan’ın kelamını içimizdeki gizli yaralara sürerdik merhem diye, acılarımız teskin olsun diye, yüreğimizi kasıp kavuran özlemler sükûnete kavuşsun diye. Yine: Heyvax dayê, xerîb im dayê. Heyvax dayê, bêkes im dayê. Kesê min nema li vê dinyayê dayê.
Kapılıp giderdik özlemlerimize. Ne zaman Kürtçe bir şarkı duysak uzaktan, biz kendimize uzakken, fena yakalanıyorduk hayatın acımasız yüzüne, fena yaralanıyorduk. Çocuktuk daha ve büyümek, sevdiklerimizin hatıralarından, yüzlerinden, o günlerden, sobanın yanından uzaklaşmak demekti. İnadına büyümek istemiyorduk. İşte sonuna geliyorduk her şeyin, sonunu getiriyorduk. Biliyorduk temmuz sıcakları gibi bir hasret damarlarımızda dolandığında. Fazlasıyla uzaktık birbirimize. Taşrada. Mezrada. Bajarlarda. Gecekondularda. Uzaklarda. Bir duvarın üstünde ayaklarımızı sarkıtıp o günleri yâd ediyorduk. Ne kadar çok eksilmiştik ve durmadan kendimize yenilmiştik. Şimdi bunu daha iyi anlıyorduk, daha açık görüyorduk.
“Ez ê mal bi mal, gund bi gund, bajar bi başar bigerim...” Yollardayım Jack Kerouac ile. Kaybettiklerimizi arıyorum isterik bir ıslık ile. Ne de çokmuş yitirdiklerimiz. Kendimden korkuyorum. Kopmuş zamanın şirazesi. Artık dönmek o günlere, imkânsızdır. Çizilmiştir yitik coğrafyamızın uzak haritaları, karıncalanmış gözbebeklerimize. Bilelim. Çünkü yaşarken imkânsız kıldık kendimizi. Ele vermiştik birbirimizi. Kendimizle kaldığımızda, kendimize katlanamadığımızda… Ve kuduz köpekler gibi yalnızlıktan kudurduğumuzda. Olur olmaz yerlerde sırlarımızı ifşa ediyorduk. Salaş meyhanelerde, ipe sapa gelmez barlarda, ikinci sınıf kahvelerde. Geçmiş büyüsünü yitiriyordu büsbütün. Köyümüz belirli belirsiz bir hal alıyordu. Şehrimiz anlamını yitiriyordu. Biz kendi gözümüzde süratle değer kaybına uğruyorduk, ufalıyorduk, un ufak oluyorduk. Sadece şarkılar kalmıştı aramızda. Anılarımızı bir arada tutan stranlar. Ayşê Îvê. Evdalê Zeynîkê. Memê Alan. Tahir û Zuhre…
Kırk yılda bir aynı havayı yakaladığımız nadir anların dışında. O kırk yıl geldiğinde, neler kaybetmemiştik ki, kimleri yitirmemiştik ki. Ve hangi kınalı kuzuları feda etmemiştik ki. Bir kahvenin kırk yıllık hatırı varmış. Ya hatıralarımızın kaç yıllık hatırı var. Sinsi bir yılan gibi daha hayatımıza girmemişti arabesk saçmalıklar. Kapılarda doluşuyordu babalar. Dışarı çıkar çıkmaz kolumuzdan tutup götüreceklerdi. Dışarıdan gelen seslerden anlıyorduk bunu. Dışarı çıktığımızda hepimiz bir yerlerdeydik zaten. Sahte babaların huzurunda… Yaşadıklarımızı yadsımamıştık, büyüklerimizi yanıltmamıştık, kaderimizi kabullenmiştik. Hayatımızı kurtarmak için yerimizden yurdumuzdan ayrılmamız gerekmişti, en yakınlarımızı bir daha görmemek pahasına. Biz de öyle yapmıştık, o ağır bedelin sorumluluğunu almıştık, o çocuk aklımızla, zayıf bedenlerimizle, yoksul giysilerimizle.
Hepimiz ayrı yerlerdeyiz ve aynı şeyi istiyoruz bıkmadan usanmadan: Lêmişt’larda yürümek, o sobanın etrafında çocukluğumuza dönmek. İmkânsız olduğunu bile bile. Bu, daha da acı veriyor olsa da hayatımızın geri kalanını tamamlamayı imkânsız kılıyor olsa da…
(Yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Rûdaw Medya Grubu'nun kurumsal bakış açısıyla örtüşebilir ya da örtüşmeyebilir.)
